Faaliyet Alanlarımız

Ayrıca Neler Yapıyoruz?

Anayasa mahkemesi bireysel başvuru& AİHM başvuru takip ve sonuçlandırma İşlemleri

Şirket birleşme devir alma İş ve İşlemleri

Dava takibi & Altarnatif uyuşmazlık çözümleri

İzaleyi şuyu ve diğer ortaklık uyuşmazlık çözümleri

Taşınmaz & Taşınır devir ve satım İşlemleri

Ceza Hukuku

There is a gavel on the black table.

Tarihte bilinen ilk hukuk Sümerler tarafından tasarlanıp hayata geçirilmiştir. O günden bu yana her ülke kendi doğruları çerçevesinde bu hukuku ele alıp değişiklikler yapmış ve kamu düzenini sağlamak için kullanmaya başlamıştır. Babil devletinin en eski hukuk kuralları ve bu günlerin yol göstericisi olan da bilindiği gibi Hammurabi Kanunlarıdır. Kamu hukukunun ceza ve suç içeren kavramlarını belirleyen ve inceleyen dalı ise ceza hukukudur. Ceza ve suç kanunlarla belirlenen karşılığı olduğu zaman ancak işlevsellik kazanır. Ceza hukuku ceza özel ve ceza genel olarak iki bölümde incelenebilir. Genel ceza hukuku dendiği zaman akla genel hükümler, suç teşkil eden maddi ve manevi kavramların tanımı, suçu ortadan kaldıran etkenler, suç azaltıcı veya ortadan kaldırmaya yarayan unsurlar gelmelidir. Özel ceza hukuku dendiği zaman ise ülke kanunları çerçevesinde suç kapsamına giren etkenler, bunların bir birleri ile olan etkileşimleri, suçu ortadan kaldıran temel nedenler akla gelmelidir.

Ceza hukukunun temel prensipleri
Bu durumda karşımıza iki ana ilke çıkıyor, biri suçun ve cezanın kanuni açıdan uygun olması ve bu iki unsurda kusurluluk olması.

İşlenen suçların karşılığı olan cezanın yasalarla belirlenmiş olmasıdır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 2.maddesi 1.fıkrasında bu temel özellik yer almaktadır. Yani kanunun açık olarak suç saymadığı bir konuda hiç kimse yargılanıp da ceza alamaz ve suçlu sayılamaz demektir. Delillere dayanmayan ve kanunda yeri olmayan bir sebepten ötürü kimse suçlu ilan edilip ceza alamaz. Ancak kanunlarla belirlenmiş olan kurallar çerçevesinde suç teşkil eden fiilleri işleyenler hakkında cezai işlem yapılabilir. Bir de suçu işlediğiniz tarihte o fiil yasalarla suç kapsamında değilse ve zaman geçtikten sonra o fiilin yasal olarak suç olduğu ve kanunlarla belirlenmesi kabul edilirse de size geçmişe dönük olarak ceza verilemez. 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 2.maddesi 3.fıkrası gereğince verilen hükümlerde kıyaslama yapılamaz.

Ceza hukukuna göre kusur demek yasal olarak suç sayılan bir fiili bilerek ve isteyerek işlemektir. Yani suçlunun yani hukuk dilinde failin ceza alması için o fiili bilerek, kendi iradesi ile isteyerek yapmış olması gerekir. Ve bu kural gereğince cezayı olacak olan ancak failin kendisidir, bir başkası bu suç için yargılanamaz ve ceza alamaz. Bu ilke de yine 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 20. Maddesi 1.fıkrasında belirtilmiştir. Cezada sorumluluk kişiseldir, hiç kimse başkasının işlediği bir suç yüzünden yargı karşısına çıkarılamaz, sorumlu tutulamaz.

Suç Unsurları
Doğal olarak her işlenen fiil suç teşkil etmez, yapılan işlemin ceza olarak nitelenebilmesi için kanunlarla belirlenen unsurları içermesi lazım gelir. Maddi, manevi, kanuni ve hukuka aykırı olması o fiilin suç olarak adlandırılması için gereken en belirgin özelliklerdir. Bu durumlar göz önünde bulundurularak fail suçlu ilan edilir veya edilmez. Şimdi birkaç cümle ile bu unsurları ele alarak içerikleri hakkında fikir sahibi olalım;

İşlenen fiilin ceza kanunu kapsamında suç teşkil eden tanımlamalara bire bir uyumlu olması o suçun kanuni unsurudur. Bir örnekle açıklamak gerekirse, bir kişi, bir başkasına ait taşınır malı onun rızası olmadan alır ve bir başka yere götürürse suç işlemiş olur, ama karşı tarafın bilgisi doğrultusunda malı alıp da götürürse suç içeren bir durumun olmadığı anlaşılır. Yasalarla belirtilmiş olan kuralların işlenen fiilde doğrudan doğruya bulunması şartı vardır.

Suçun oluşması için kesinlikle bir fiilin işlenmesi gerekir, fail işlediği fiil yasalarca suç olarak belirtilmişse suçlu sayılır. Yani burada kişinin kendi iradesi ile fiili işlemesi kuralı geçerlidir. Ancak diyelim ki bir sara hastası istem dışında bir suç işlemişse, yani istemeden, bilinçli olmadan, hastalığı yüzünden bir fiil işlemişse onun suçlu sayılamayacağı kuralı vardır. İstem dışı yapılan fiiller suç sayılmaz.

Ülkeler hukuk düzeni içinde sağlıklı bir şekilde yönetilirler, her ülkenin kendine göre belirlediği yasaların geçerli olduğu hukuk düzeni vardır ve bu düzen bozulduğu zaman sorunlar da baş göstermeye başlar. İşte işlenen fiil veya fiiller bu hukuk kurallarına uymuyorsa o zaman hukuka aykırılık kuralından söz edilebilir. Prensip olarak kanuni unsurun çiğnenmiş olması hukuka aykırılık kuralının da kapsama alanındadır. Ama bu kuralların dışında olan bazı istisnalar da ceza hukukunda kendilerine yer bulmuşlardır, yani bazı işlenen fiiller kanuni unsura uygun olmasa bile hukuka aykırı olmayabilir. Meşru müdafaa, hak kullanımı ve ilgili kişin rızasının olması, korkutma, tehdit ve şiddet yüzünden işlenen suçlar, amirlerin emirleri, zorunluluk hali Türk Ceza Kanunundan 2005 yılı itibarı ile hukuka aykırılık hükmünden çıkarılmıştır.

Bu son prensibe gelindiğinde görüleceği gibi, yukarıda belirtmeye çalıştığımız tüm unsurlar işlenen fiilde var olsa bile failin bu eylemi kasıtlı olarak yapmadığı anlaşılabilir ve ceza almaması söz konusu olabilir. Ancak eğer olayda kişinin bir ihmalinin söz konusu olduğu anlaşılırsa, bu kural da geçersiz sayılır ve cezai yaptırım uygulanabilir. Evrensel hukuk anlayışı içinde belirlenen kusursuz suç ve ceza olmaz ilkesi, suçu oluşturan öğelere yansıtılmaktadır. Belirlenmiş olan kanunlar çerçevesinde, hukuk devleti anlayışından ödün vermeden yaşamak en güzelidir!

İcra Hukuku

İcra hukuku, geniş bir alana sahiptir. Asli ve yardımcı olan organları ile bir bütündür. Asli organların yaptığı görevlere bakılacak olursa, icra işlerini yürüten ve burada bulunan icra ve iflas daireleri, icra mahkemeleri ve Yargıtay’ ın İcraları ile ilgilenen noktalar vardır. Bu hukuk alanına yardımcı olan organlara bakılacak olursa, cumhuriyet savcılıkları ve genel mahkemeler ile polisler bu hukuk dalına yardımcı olan işlemler yaparlar.

İcra müdürünün yetkisi dâhilinde olan bu merkez gelen olarak ilk derece görev alan bir makamdır. Burada takip işlemlerinin tamamı gerçekleştirilir. İşlemler arasında ise icra dairesine başvuru yapılması ile ödeme emri düzenleme noktası gerçekleştirilir. Yapılan tüm ödemelerin bulunduğu noktadır.
İsmi değişilerek, Tetkik Merci isminden İcra mahkemesi adını alması 2004 yılında 5092 sayılı kanun ile gerçekleşmiştir. İcra mahkemesinin en önemil görevi ise icra dairesinde gerçekleştirilen bir durumun bu makam tarafından tüm itiraz ve şikâyetlerin incelenmesi adına kurulmuştur. Merkezde icra ve iflas dairelerine yönelik olan gözetim ve denetim de söz konusu olacaktır.

İcra hukuku alanında bulunan takip terimi, icraya dair tüm alacakların peşine düşülmesi anlamı taşır. Burada alacağını tam olarak alamayan alacaklının, borçluda bulunan varlığının temin edilmesi ilamlı veya ilamsız takip şeklinde gerçekleştirilir. Öncelikli olarak takibe alınması gereken borçlunun burada doğrudan bir yetkili icra dairesine başvuru yapması ve borçlanması durumu yaşanacaktır. Borçlunun ödeme emrini çıkartması ancak hal borcun ödenmemesi durumu haliyle ilamsız olarak takibe haciz yoluyla takip edilerek alınır.

İcra için kişinin başvuru yapacağı merkez olarak nitelenebilir. İlamlı olan ve ilamsız olan takiplerde durum değişir. İlamlı olan takiplerde alacaklı ancak Türkiye sınırları içinde bir yola girişebilir. Yetkiliye dair olan hükümlerde ise mutlaka tabi olunması gerekir.

Takip talebi için gerekil olan maddeler vardır. Bunun içni yazılı veya sözlü olan yöntemi kendiniz belirlemeniz gerekecektir. Aynı şekilde kayıt veren noktalar ise alacaklının tüm bilgileri gerekir. Bunda vergi numarası adı soyadı veya ikametgâhı söz konusudur. Borçlunun da aynı şekilde bilgilerine gerek vardır. Adı soyadı, alacaklı tarafından bilinen bir vergi numarası takipte önemli olan kalemlerdendir. Alacağın ve istenen teminat noktasında paranın faizi iile birlikte belirlenmesidir. Takip yollarından birini seçerek hangisini seçeceğini belirtmesi gerekir. Alacaklının veya vekilinin de aynı şeklide belgede imzasının olması gerekli koşullardandır.

Kişiye icra yoluyla başvuru yapılarak borcunun ödenmesi ilamlı veya ilamsız olarak tebliğ edilir. Bun yanı sıra borçlunun mutlaka 5 7 veya 10 gün içinde bir ödeme talebinde bulunması gerekir. Borçluya takip talebinden itibaren ise yazılı tebliğin 3 gün içinde iletilmesi gerekir.

Ödeme emri için tebliğin gönderildiği kişi olarak mutlaka muhatabın kendinin alınması gerekir. Bunun yanı sıra kabule kanunen yetkili olan isimlerin tebliğ yapması ise istisnai haller içinde geçerlidir. Konutun bulunması durumunda tebliğin sıkıntılı olması veya kendisi konutta oturan kişilere bizzat verilmesi durumu söz konusu olacaktır.

İcraya konu olan kişinin itiraz süresidir. Bunun için emri alan kişinin ödemekte zorluk yaşamsın veya borcunu itiraz etmesi ile yetkili husus senedin altında bulunan imzaya ilişkin olan bir ispat yükünü doğurur. Bu imzanın reddi sonucunda ise icra takibinin mümkünü olmamaktadır.

Alacaklı için bir nokta belirten bu durum. İtirazı hükümden düşürmek adına altı ay içinde bir icra mahkemesine başvuruda bulunabilir. Bu noktada ise itirazın kaldırılması talebinin yıl içinde gerçekleştirilmesi için yetkili mercilere bir başvuru yapması ile iptalini dava etme şansı olacaktır. Olayın itiraza konu olması içni mutlaka borca itiraz durumunda itirazın kesin olarak kaldırılması durumun yaşanması, imzaya itiraz durumunda ise itirazın mutlaka geçici bir şekilde kaldırılması söz konusu edilebilir. Bunun yanı sıra borca veya imzaya itiraz halinde itirazın reddi konuları da durumu teşkil eder.

Borçlu ile alacaklı için düzenlenmiş olan bir noktadır ilgili makamlara iletilen bu durum için karşı bir şikâyet yolunu gerçekleştirmesi mümkün olacaktır. Aykırılık şüphesi taşıyan ve yaşanan olaya uygun olmadığı düşünülen işlemlerin öğrenilmesi durumu ile birlikte icra dairesine bağlı bulunduğu icra mahkemesine yedi gün içnide mutlaka başvuru yapması gerekir. Ancak mahkemenin incelemesi sonucunda ise 10 gün içinde bir karar vermesi beklenir. Şikâyet eden kişinin nedenini geçerli görme durumu veya ret etme durumunun yaşanması, geçerli görerek geçerli işlemlerin bozulması veya düzeltilmesi konusunun işlenmesi, yolları denenebilir.

Menfi tespit ve istirdat davaları söz konusu olacaktır. Bu konuda süre içinde belirtilmeyen ve itiraz etmeyen durumların borçlu tarafından tespit ettirilerek davalının ikametgâh adresine bu davayı açması söz konusu olacaktır. Bu konuda önemli bir istisna vardır. Menfi tespit için dava açma süreci icranın takibinden hemen önce de yapılabilme şansı vardır. Bir diğer dava ise istirdat davasıdır. Bunlar için şart ise takibe itiraz edilmesi ancak bunun kabul edilmemesi olacaktır. Cebri icra sonucunda borcun ödenmiş olması durumunda geçerlidir. Bu aşamalar icra hukuku aşamalarıdır.

İş Hukuku

İş hukuk dünya çapında işçi haklarını koruma kapsamında oluşturulmuştur. Bu kapsamda çalışma koşulları, işçi ücretleri, işçi sendikaları, işveren ve işçi ilişkilerini koruma gibi konuları bulunan bir hukuk dalı olmuştur. İş hukuk genel kapsamıyla Kara Avrupası hukuk sistemleri içinde kendini gösteren bir dal olarak gelişmiştir. Burada genel bir milli iş kanunu kapsamında belirlenen ve düzenlenen kapsamlara sahiptir. Asliye hukuk mahkemelerinde veya asli mahkeme niteliğinde bulunan iş mahkemelerinden kendini gösteren bir alandır. Burada genel konuların belirlenmesi için belirli komisyonlar oluşturulmakta, sendikalar ile yasal olan haklar koruma altına alınmaya çalışılmaktadır. Genel kapsamı ille işçi sendikaları ve işveren işçi ilişkileri genelinde bir koruma ve inceleme gerektiren hukuk dalı olma niteliğini sürekli olarak koruma koşulu içindedir. İş hukuku kara Avrupası hukuk isteminde genel olarak düzenleme gerektiren bir nitelik taşıyan önemli bir alandır.

İş hukuku genel olarak tüm dünya ülkeleri tarafından incelenmeye konu olmuş olan noktalar içerir, çalışma hayatını düzenleyen ve önemli bir rol içeren noktaları kendi içinde hazırlar. İş hukuku kapsamında genel ilkeler ise ülkemizde kapsam olarak uygulanan önemli detaylara hâkimdir. Ancak dünya geneline bakıldığı zaman işçi haklarının savunulması konusunda yeterli kalınmayan noktalar mevcuttur. Kişilerin genel ve geniş kapsam niteliği içinde sunmuş oldukları yapılar büyük bir dava çoğunluğu gerektirir. Bunun en temel nedeni ise genel kapsama dair olan her türlü niteliğin önemli ölçülerde incelenirken sorunların ortaya çıkması olacaktır.

İş hukuk hakkında detaylara bakıldığı zaman bunlar alan olarak genel bir temel oluşturur. İş hukuku kapsamını büyük bir çoğunluk esası hakkında bilinmesi gereken koşullar oluşacaktır. İşçi ve maaş kıdem tazminat ihbar gibi alanlar oluşturulacaktır. Bu kapsamda işe iade ve iş kazaları ise genel kapsama giren konular arasında yerini alır. İşçilerinin hakkını savunan bir ülkede kesin ve net bir şekilde gelen bir sömürülme de ortadan kalkacaktır.

İşçilerin haklarına dair korumalar hemen her ülkede mevcut olsa da bazen sorunlar işçi ve işveren arasında kendini göstermektedir. Burada işçi maaş ve kıdem tazminatı konusunda kanunla korunan haklarına erişmek isteyecektir. Bu konuda bir diğer dava ise işe iade konusu olacaktır. Haklarını haksız yere kaybeden bir işçinin tüm haklarını geri alması konusunda yardım niteliği taşıyacaktır. İşçinin iş kısmında önemli bir kaza geçirmesi ve bu konuda tedbirin alınmadığının ispatının yapılması sonucunda davları özetlemek gerekecektir. Bu konuda davaları kısa yollu olarak özetlemek gerekirse, alan olarak geniş bir noktaya sahip olduğunu söylemekte yarar vardır. Yurtdışı işe giriş tarihinin türkiye sahasında da kabul görmesi konusunda da işçi işveren davaları mevcuttur. Yurtdışı borçlanmalar ve çalışmanın tespiti konuları da yine bu alanda düzenlenen davalar kapsamında kendini gösterir. Maaş konusunda yaşanan sorunların ise genel kapsamı ile düşünülmesi yine bu alanda ortaya konan olaylardan biridir.

İşçilerin haklarının savunulması konusunda belli başlı alanlar ve savunma noktaları vardır. Maaş konusu bu noktada belirleyici olacaktır. Çalışanlarına yeterince önem vermeyen ve maaşlarını ödemekte sorun çıkaran işveren konusunda açılan bu davalar işçilerin ispatı söz konusu olan davalardır. Bu konuda ise yazılı veya sözlü olarak belirlenen rakamların iletilmesi söz konusu olacaktır. Ancak bu bedelin ispat yükünün olması gerekir. Hukuka aykırı olan hiçbir noktada yardım yapılmayacaktır. Bu nedenle de kanunda öngörülen tüm sürelerin ise ödenmemesi durumu alacağın tahsili konusunda önemli bir dava türü olarak karşımıza çıkacaktır.

Kıdem tazminatı konusunda işverenin sorun çıkarması üzerine işçinin hakkını araması davası olarak nitelenebilir. Bu konuda kanunda düzenlenmiş ve korunmuş olan haklar vardır. İşçinin kıdem ve ihbar tazminatı konusunda ciddi bir potansiyel olarak kendini bağlayıcı alanlara sokması gerekir. Kıdem tazminatı alabilmek içinde mutlaka belli kanunlara ihtiyaç vardır. İşçiler tarafından açılması gereken bir dava olması niteliğini de taşımaktadır. Davanın önemli olan noktaları mevcuttur. Alacaklarının ödenmediği takdirde işçilerin açmaya yetkili olduğu önemli davalardan biridir.

İşçinin haksız yere işten çıkartılması durumunda işe geri dönmesi amacı ile açılan davalardan biridir. Bu davanın açılması noktasında ise işverenin kanunda yer alan işçi çıkarma kurallarına uygun olan bir işlem yapması gerekir. Aksi halde davayı açan işçinin kazanmaması için hiçbir neden kalmayacaktır. Bunun yanı sıra belli bir süre işverenin yanında çalışma zorunluluğu da mevcuttur.

İşverenin kaza sonrasında işçiye destek olmaması ve kaza sonrasında hayatını kaybetmesi dolayısıyla ailesine gerekli olan tazminatı ödememesi durumunda ortaya çıkan sorundur. Bu sorun ile dava açma hakkı işçinin eline geçecektir. İşveren çalışırken hayatını kaybederse bu konuda sorumlu olan şirket veya işverenin mutlaka bu tazminatı ödemesi gerekir.

İşçi için hizmeti konusunda bir tespit davasının açılması gerekecektir. Emrinde yapılan çalışmaların ise işveren ile resmi kurumlar arasında olan bildirim anlaşmazlık sonucunda ortaya çıkar. Sosyal güvenlik kurumlarının bildirilmesi ile çalışmanın bildirimlerinin oluşmaması durumunda ortaya çıkan bir sorundur. Bunun yanı sıra hizmet davasının tespiti içinde kayıtlarda düzeltme yapılabilme durumu olacaktır.

Miras Hukuku

Miras hukuku, kişilerin ölümünden hemen sonra onlardan kalan malların kendi vasiyetleri doğrultusunda veya yakınlarına kalacak şekilde devrinin olmasıdır. Tasarruflarının tümünün ölümünden veya gaiplik noktasından hemen sonra ölüm karinesinin çıkarılması ile ortaya konacaktır. Bu durumda borçlarının veya alacaklarının, mallarının tüm paylaşımı yakınlarına veya miras bıraktıkları kişilere yönelik olacaktır. Özel bir hukuk dalı olarak günümüzde kendini gösteren bir daldır. Mirasın kanunla belirleniyor olması da hukukun üstünlüğünün bir göstergesi olacaktır. Miras hukuku genel bir Avrupa hukukudur. Burada medeni kanunlar ile düzenlenme şansı bulmuştur. Miras bırakandan kalanların tamamının devri işlemlerinin veraset işlemlerinin kimi ülkelerde farklı kararlar ile alınması ise farklı sistemler olarak kendini göstermiştir. Ülkelerde bulunan noterliklerde oluşan ve bu bölgelerde bulunan nüfus kayıt sistemleri ile ortaya konan belgeler olmuştur. Miras ile ilgili olan birçok konum vardır.

Miras sadece ölen kişinin ardından mallarının paylaşılması değildir. Gaiplik süreleri de bu konuda önemlidir. Gaiplik süresi söz konusu olan kişilerin ardından mirasçıları ölüm karinesi çıkartarak konu hakkında hakları üzerinden bir ölüm anı noktası belirleyecektir. Bunun ardından ise doğma meselesinin emen ardından söz konusu konu büyük bir önem arz edecektir. Ölüm ise saati dakika cinsinden yazılması ile o sırada ana rahmine düşmüş olduğu ceninin de hak sahibi olduğunu söylemek gerekecektir. Birilkte yapılan ve bir kaza da ölen kişinin açısından se farklı bir mirasçı noktası belirlenecektir. Bu durum ise aynı anda ölen kişilerin birbirlerine mirasçı olması durumu söz konusu olmayacaktır.

Miras devrinin yapılması için ilk ilam olarak belirlenen işlem ise veraset ilamıdır. Bu ilam ile danışman avukatlarınızın yardımıyla Sulh Hukuk mahkemelerine başvuru yapacaksınız. Mahkemece açılan davada ise veraset ilamı görüşülecektir. Yeni kanun gereğinde gerçekleşen tüm veraset usullerinin noterden onay alması gerekir. İkinci yol ise ekonomik ve hızlı bir çözüm olarak karşımıza çıkacaktır. Önceden bu işlemin hem zaman hem de maliyet fazlalığı olarak karşımıza çıkması noter ile çözüme kavuşmuştur. Noter tarafından düzenlenen belge ile yanlışlık olup olmadığı konusu görüşülecektir. Noterde yaşanan herhangi bir sorun veya yanlışlık itirazını yine Sulh Hukuk Mahkemelerine başvuru yaparak düzeltilmesini talep edebilirsiniz.

Veraset ilamı içni sizlere hem hak sahibi olmak hem de hak organlarını belirlemek açısından tereke üzerinden bir işlem yapma yetkisi söz konusu olacaktır. Bunun için veraset ve intikal vergisi ödeme noktası geçerlilik kazanacaktır. Bu verginin miras kalan kişi tarafından ödenmesi veya kalan mallar üzerinden yüzde 15 oranında ödenmesi gerekir. Hak oranları ise yine kişilerin belirtilmesi üzerine kanunla düzenlenmiştir. Miras hukuku dâhilinde gerçekleşen kanuni mirasçılık ve atanmışlık yetkisi noktasında kendi içnide bölümlere ayırılacaktır. Bunlar hakkında ise gerçek düzenleme yine miras hukuk alanında gerçekleşmiş ve düzenlenmiştir. Velayetname veya ölüme bağlı olan tasarruf işlemleri adı altında ikiye ayrılan bu noktada ise yine ölüme bağlı olan tasarruflar konusunda bu paraya dokunulması noktası yasaklanmıştır.

Medeni kanunla düzenlenmiş olan ve ölen kişinin hemen ardından yapılan miras paylaşımı noktasında torunları ve devamı olan zümre mirasçıları noktası vardır. Bunlar için oluşturulan zümre sisteminde birinci ve ikincilik esası alınacaktır. İlk olarak en yıkın olan ve alt soyu olan kısımlar önemlidir. Çocuklar, torunlar, torunların çocukları, çocukluların torunları ve devamı olarak devam eden noktalardır. Miras bırakının alt soyu her zaman 1. Zümreyi oluşturur. Bu kısım ise üst soylar olarak bilinen miras bırakana da yakınlık derecesi de ortaya konacak olan kanunla düzenlenmiş olan alanlardır. Miras bırakan açısından diğer zümre ise 2. Zümre olarak belirlenir. Bu noktada ise birinci sırayı kendi anne ve babası, yeğenleri, bunların çocuk ve torunları ile devamı alacaktır. 3. Zümre olarak belirlenen bir noktada vardır. Burada ise önemli olan büyükanne ve büyük babaları ile bunların çocuklarından oluşan kısımlar, amca dayı hala teyze ve kuzen kısımları bu noktada etkili olan adımlardır. Son zümre olan 4. Zümre ise büyük ana ve babalar ile büyük ananın ana ve babaları olarak belirlenmiştir. Alt soy olarak nitelenen bu kısımda belirli düzenlemeler vardır. Kesin olarak son zümre olan 4. Zümreye kanunla ilgili olarak miras hakkı tanınmayarak geri çekilmiştir.

Ölen kişinin ardından 4 kişiden oluşan bir ailede eşe 1/4 oranında bir düzenleme getirilmiştir. Geri kalan çocuklardan ise orana katılanlar arasında her biri için mutlaka 3/8 pay bırakılması karar kılınmıştır. Aynı şeklide evli olan ve karısından çocuğu olmayan kişinin eğer iki kardeşi varsa burada eş yarı oranda bir pay alır. Geri kalan kısım ise iki kardeş arasında pay edilerek bölüşür. Kişinin eğer eşinden başka tek yakını dayısı olarak belirlenmiş ise bu konuda sistem gereğince eşinin herhangi bir pay alması durumu söz konusu değildir. Burada tam olarak eş birinci zümre olduğu için tüm miras karısına kalacaktır. Pay sahibi olma konusunda kanunda açık olarak 1. Zümre olan karısının 4. Zümre olan dayısı ile eş değer olmadığı görülen ayrımlar arasında olacaktır.

Borçlar Hukuku

Borçlar hukuku, şahıslar arasında “borç ilişkisi” şeklindeki hukuki ilişkileri inceleyen bir özel hukuk alanıdır. 6098 sayılı Borçlar Kanunu’na göre, borcun kaynakları üç temel kategori olarak düzenlenmiştir:

Borclar hukuku, borcun doğumu, devri, sona ermesi, cezai şart (ceza koşulu), borcun zamanaşımına uğraması, alacağın temliki vb. sayısız borç ilişkisinden kaynaklanan hukuki sorunların tanzim edildiği bir hukuk alanıdır.

Maddi ve manevi tazminat davası da genel esaslarını borçlar hukukundan alan bir dava türüdür.

İdare Hukuku

İdare hukuku anayasanın en temel hukuk dallarından biridir. Anayasa içinde yer alan ve kamu yararına gerçekleşecek olan ilişkilerin düzenlenmesi konusunu taşıyan hukuk dalı olarak bilinir. Bu dal içinde idarenin gerçekleştireceği tüm işlemler hakkında gerçek ve tüzel olan kişiler yakından ilgilendirilen ve söz konusu olan işlemlerin ise hukuka aykırı olarak gönderilmesi halini taşıyan hükümlere yardımcı olacaktır. Aykırılık giderilmesi konusunda ise idarenin yetkili mercilerinde yapılan başvuruların ve davaların açılması gereklidir. Hukuk bürolarında sizlere idare hukuku konusunda belli başlı noktalar hakkında hizmetler verilecektir.

İdare hukukunun konusu tam anlamı ile zarara uğrayan kişiler tarafından açılan davalar söz konusu olan noktalar içerir. Bunların yanı sıra zarara uğrayan eylemlerin olması konusunda sizlere hukuk alanında hizmet verilmektedir.

İdareye ait olan eylemlerinden dolayı zarara uğrayan bireyler tarafından açılan davalardır. Bu davalar genel olarak taşınmazlar için düzenlenen noktalarda devreye girer.

Devlete ait olan özel mülkiyet ve hüküm, tasarrufu altında bulunan taşınmaz malların noktasında işgal söz konusu ise açılır. Bu davalar özel mülkiyet esası taşıyan ve taşınmazlar konusu içinde düzenlenen ecri misil düzeltme davaları olarak karşımıza çıkar. Aynı zamanda ecri misil olan bedeller ile fahiş olarak belirlenen ve hukuka tamamen aykırı olan noktalarda açılabilir. Bedellerin fahiş olması neticesi ile yeniden incelenmesi ve talepte bulunulması noktasında talep üzerine idare tarafından açılacak olan misil düzeltme ihbarnamesi ile ortaya çıkacaktır.

İptal davaları belli sınırlar içinde belirlenen ve her şahız ile belediyenin kanunlarına uygun olan kararlara ve duyurulara ilişkin hata varsa bu konularda açılan davalardır. Bunlar ise genel olarak yükümlülüklerine uyulmaması gibi konularda ortaya çıkan davalardır. Belediye encümeni tarafından ortaya çıkan bir takım ceza hükümlerine yönelik verilmektedir. Cezaların ise hukuka aykırı olduğu konusu görüşülürse bu konuda iptal davalarının açılması durumu söz konusudur. Cezaların hukuka aykırı olmasını öngörülmesi sonucunda kendini gösteren dava tipidir. İdare hukuku kapsamında düzenleyici olan işlemler her zaman mevcuttur. Düzenlenen ve yürürlüğü giren konularda ise farklı detaylar söz konusu olacaktır.

İptal davası Danıştay kanunu kapsamında düzenlenen hükümler içerir. İdare hukuku genelinde ise bu tarz davalar yine idarenin düzenleyen ve yürürlüğe konulan tüzükler ve tebliğ konularında işlemlerin hukuka aykırılık noktasını belirleyen hükümler içerir. Kişilerin hukuka aykırılık ilkesi ile açacakları bu iptal davaları ise genellikle hukuka aykırı olması halinde genel olarak kabul gören davalar olacaktır. Davaların çok geniş bir çerçevede işlendiğini söylemekte yarar vardır. Bu nedenle yürürlüğe giren 24üncü madde gereğince dava açılmasının mümkün olması bu konuda yasayla düzenlendiğini göstermektedir.

İdare hukuku son derece geniş bir kapsama sahiptir. Bu nedenle sadece idare olarak belediyeler veya bu tarz kurumlar değil, memurlar konusunda da geniş bir ağa hâkimdir. Bu nedenle idare tarafından memurlara verilen disiplinle ilgili olan cezaların söz konusu olması durumunda hukuka olan aykırı hallerin yetkili idare mahkemeleri tarafından açılan bir iptal davası ile ortaya konması söz konusudur. Aleyhte olan ve haksız olduğu düşünülen disiplin cezaları için gereken tüm cezaların hukuka aykırı olduğunun görüşülmesi üzerine açılacak olan iptal davaları burada görüşülür. Mahkemelerin nezdinde açılacak olan dava hakkında hüküm talebi ise yine iki taraflı olarak sunulması gereken savunmalar ile ortaya konacaktır. İdarenin de bu konuda mahkemenin davalı olan tarafı olması gerekecektir.

İdare hukuku çok geniş kapsamlı olarak kendini gösteren bir konuma sahiptir. Kamu ihlalleri konusu da yine bu alan içinde incelenen noktalar içerir. İhlallerin hukuki şartlarının yerine gelmesi süreci ise yine çıkabilecek olan ihtilafların mahkeme önüne getirilmesi noktasında davanın takibinin yapılması yine idare hukuku kapsamında incelenen bir alan olmuştur. Son derec geniş bir alan olan idare hukukunun incelenmesi ve söz konusu noktalara getirilmesi gerekir. Yerine getirilen ve ihale sürecinin de ciddi bir takip gerektirmesi nedeniyle çözüm yetikli idare mahkemeleri tarafından verilmesi gereken konular içerir.

İdare hukuku ilk olarak 1789 Fransız devrimi ile ortaya çıkan bir alandır. Bu alan içtihatlara dayanan bir alan olarak hukuk sisteminde yer alır. Kamu yararı düşüncesi ise genel kapsam olarak konuları arasında yer alır. İdare hukukunun uygulanması konusunda ortaya çıkan tüm uyuşmazlıkların giderilmesi için oluşturulan bir alan olarak kendini gösterir. Bunların yanı sıra uyuşmazlıklar ise idari yargı mahkemeleri tarafından çözülen konulara sahiptir. Kaynağı ise genel olarak anayasa olarak kendini beliler. Bu konuda ise Anayasadan Sonra idari hukuk ile ilgili olan kanunlar ise genel olarak KHK ile ve Tüzük yönetmelikleri le sınırlı kalacaktır. Unların yanı sıra kamu hizmetlerinin hayata geçirilmesi konusunda eğer yerel yönetimlerin bir hatası bulunuyorsa veya eksiği, bunlara yönelik olan davalara bakan mahkemelerden mevcuttur. Hak ve hürriyet güvence altına alınarak bireylerin haklarının da korunmasını sağlar. Bu hukuk dalının geliştirilmesi ise 19. Yüzyıl Roma’ sına dayanır. Devlet modeli anlayışı ile gelişimi hızla süren bir hukuk dalıdır.

Ticaret ve Şirketler Hukuku

Ticaret hukukunun sözlük açıklamasına bakıldığında, ticaretle ilgi faaliyetleri düzenleyen, yürürlükte olan mevzuatın bütünü olarak açıklanır. Özel hukukun bir dalı olan ticaret hukuku, borçlar hukuku ile yakından bağlantılı olsa da temel noktalarda birbirinden ayrılmaktadır.

Ticari hukuk kapsamında ticaret davaları, Asliye Ticaret Mahkemelerinin görevleri altındadır. Ticari işletme hukuku, şirketler hukuku, kıymetli evrak hukuku, taşıma hukuku, sermaye piyasası Hukuku, deniz ticaret hukuku, fikri mülkiyet hukuku, sigorta hukuku, rekabet hukuku gibi diğer hukuk dalları da ticaret hukukunun kapsamı altındadır.

Ticari faaliyette bulunma imkânına sahip olan ve her biri ayrı bir tüzel kişiliği bulunan aynı zamanda da birer tacir olan ticaret ortaklıklarının kuruluşu, sermaye yapıları, türleri, ortakları, kuruluştan sonra idareleri ve işletilmeleri, temsil edilmeleri, sona ermeleri ve tasfiyeleri gibi konuları inceleyen ticaret hukuku ait dalıdır.

-Türk Borçlar Kanunu’nda düzenlenmiş olan şirket türü adi şirkettir ve adi şirketin tüzel kişiliği yoktur.
– Kooperatif Kanunu’nda düzenlenmiş bulunan ortaklık türü kooperatif ortaklıktır, tüzel kişiliği vardır. Kooperatifler de ticaret şirketleri arasında sayılmışlır.
– Türk Tîcaret Kanunu’nda düzenlenmiş bulunan şirketlerin hepsinin tüzel kişiliği vardır, hepsi ticaret siciline tescil ile tüzel kişilik kazanırlar ve o an itibarîyla kurulmuş olduklarından tacir sıfatını da alırlar.

Şahıs Şirketleri ortaklık sözleşmesinin imzalanması sonrası imzaların noterde onaylanmasından itibaren 15 gün içerisinde şirket merkezinin bulunduğu yer ticaret siciline tescil ve ticaret sicili gazetesinde ilan edilirler. Tescil ile tüzel kişilik kazanılar ve tacir sıfatını alırlar.

En az iki gerçek kişi ile kurulur ve tüzel kişiler bu şirkete ortak olmaz. Bu şirketin ortakları şirket borçlarından dolayı sınırsız sorumludurlar yani şirket alacaklıları alacaklarını şirket mal varlığından karşılayamaz ise ortakların şahsi mal varlığına el atabilirler, Şirkete parayla ölçülebilen her şey sermaye olarak getirilebilir, değişken ve belirsiz sermayeli bir şirket türüdür.

En az iki kişi ile kurulur, bu şirketin iki tip ortağı vardır, bunlardan biri sadece gerçek kişilerden oluşur ve şirket borçlarından dolayı sınırsız sorumlu tıpkı kolektif şirket ortağı gibi olup şahsi mal varlığına el atılabilir, bunlara komandite ortak denilir. Bunlar şirkete parayla ölçülebilen her şeyi sermaye olarak getirebilirler. Diğer ortak tipi ise hem gerçek hem de tüzel kişilerden oluşur ve şirket borçlarından dolayı koymayı taahhüt ettiği sermaye miktarı ile sınırlı sorumlu olan, şirkete kişiselleşmek, şahsi itibar hariç para ile ölçülebilen her şeyi sermaye olarak getirebilen ortaklardır ki bunlara da komanditer ortak denilir.

Sermaye şirketleri ortaklık sözleşmesinin imzalanması sonrası imzaların noterde onaylanmasından itibaren 30 gün içerisinde (2012 değişikliği) şirket merkezinin bulunduğu yer ticaret siciline tescil ve Ticaret Sicili Gazetesi’nde ilan edilirler, Tescil ile tüzel kişilik kazanılar ve tacir sıfatını alırlar.

En az 1 kişi ile kurulabilir (2012 değişikliği), ortakları tüzel kişi yada gerçek kişi olabilir. Sermayesi belirlidir, esas sermayeli anonim şirketlerde en az 50.000,00 TL, kayıtlı sermayeli anonim şirketlerde ise en az 100.000,00 TL’dir (2012 değişikliği), sermayesi paylara bölünmüştür her sermaye payı en az 0,01 TL (1 ykr) ve katları şeklinde olabilir. Sermayesi karşılığında nama ya da hamiline yazılı pay senedi çıkarabilir ve bu pay senetleri kıymetli evraktır. Ortakları şirket borçlarından dolayı sorumlu değildir, şirket kendi mal varlığı ile kendi borçlarından sorumludur. Ortaklar şirkete kişisel emek, şahsi itibar ve vadesi gelmemiş alacak hariç para ile ölçülebilen her şeyi sermaye olarak getirebilir.

En az 1 kişi (2012 değişikliği) en fazla 50 kişi ile kurulabilir, ortakları tüzel kişi ya da gerçek kişi olabilir. Sermayesi belirlidir. En az 10.000,00 TL, (2012 değişikliği) sermayesi paylara bölünmüştür. Her sermaye payı en az 25,00 TL ve katları şeklinde olabilir. Sermayesi karşılığında nama yazılı pay senedi çıkarabilir ve bu pay senetleri kıymetli evrak değildir. Ortakları şirket borçlarından dolayı sorumlu değildir, şirket kendi mal varlığı ile kendi borçlarından sorumludur. Ortaklar şirkete kişisel emek, şahsi itibar ve vadesi gelmemiş alacak hariç para ile ölçülebilen her şeyi sermaye olarak getirebilir.

En az beş kişi ile kurulur, bu şirketin iki tip ortağı vardır, bunlardan bin sadece gerçek kişilerden oluşur ve şirket borçlarından dolayı sınırsız sorumlu tıpkı kolektif şirket ortağı gibi olup şahsi mal varlığına el atılabilir, bunlara komandite ortak denilir. Bunlar şirkete parayla ölçülebilen her şeyi sermaye olarak getirebilirler. Diğer ortak tipi ise hem gerçek hem de tüzel kişilerden oluşur ve şirket borçlarından dolayı koymayı taahhüt ettiği sermaye miktarı ile sınırlı sorumlu olan, şirkete kişisel emek, şahsi itibar hariç para ile ölçülebilen her şeyi sermaye olarak getirebilen ortaklardır ki bunlara da komanditer ortak denilir. Şirket sermayesi belirlidir en az 50.000,00 TL, sermayesi paylara bölünmüştür, her sermaye payı en az 0,01 TL (1 kr) ve katları şeklinde olabilir. Sermayesi karşılığında nama yada hamiline yazılı pay senedi çıkarabilir ve bu pay senetleri kıymetli evraktır.

SAĞLIK HUKUKU

Sağlık Hukuku, sağlık personelinde sorumluluk bilincini öne çıkararak sağlık hizmetinin varlığı, sunumu, hasta ve hekim hakları ile kişinin temel haklarını birlikte ele alan bir tıp hukuku dalıdır. Sağlık hukuku, çevre sağlığı ve gıda hukuku, hastanelerin hukuki yapısı, sağlık sigortası, sağlık harcamaları, Sağlık Bakanlığı teşkilat ve yönetimi gibi birçok alanı kapsamaktadır.

Sağlık hukuku, ülkemizde kamu sağlığı ile ilgili; Bulaşıcı hastalıklar, Afetler ve olağanüstü haller, Organ ve doku nakli, kan ve kan ürünleri, Kısırlaştırma, Sterilizasyon, Sağlık alanındaki meslekler gibi konuları kapsamaktadır. Özel kurum ve kuruluşlarla ile ilgilide; Özel hastaneler, Mikrobiyoloji ve biyokimya laboratuarları, Eczaneler, Radyoloji, radyum ve elektrikle tedavi ve diğer fizyoterapi müesseseleri, Gözlükçülük, Kaplıcalar ve sağlık turizmi işletmeleri gibi çok fazla alanı da içine alan sağlık hukuku, bu alanlarda düzenlemeler yapmak suretiyle genel prensipleri belirlemektedir.

Sağlık Hukukunun temel ögesi konumunda olan hasta hakkı kavramıdır. Zira sağlık hukukunun ana unsurunu hasta ve tıbbi müdahaleye ihtiyacı olan bir birey oluşturmaktadır. Hastanın ilgili mevzuat kapsamında korunan haklarını genel anlamda; Tıbbi bakım hakkı, Bilgilenme, Onay-Rıza, Mahremiyet ve özel hayata saygı, Başvuru (şikâyet) hakkı olarak sıralayabiliriz. Söz konusu hakların bilincinde olmak, sağlık hukuku anlamında oluşabilecek uyuşmazlıkların çözümünde önemli yararlar sağlamaktadır.

Sağlık hukukunda en çok karşılaşılan alt dal, tıbbi müdahaleden doğan hukuki ve cezai sorumluluktur. Uygulamada malpraktis olarak anılan bu dal, hatalı tıbbi müdahaleden sonra sorumlu olan sağlık çalışanlarına karşı hukuki ve cezai anlamda sorumlulukların ne şekilde olduğu konularını inceler. Malpraktis dört şekilde meydana gelebilir. Yanlış yada eksik tanı olarak belirtebileceğimiz değerlendirme safhası hataları ilk şeklini oluşturur. İkinci olarak tedavi safhasında meydana gelebilecek; müdahale, ameliyat, ilaç verme gibi eylemlerde yapılan yanlışlıklar tıbbı hata unsurunu oluşturur. Üçüncü unsur; elektrik kesintisi gibi teknik-ekipman hatası olarak adlandırılır. Son olarak dördüncü unsur ise Sistem hatası adıyla anılan alt yapı eksikliği ve sağlık çalışanları arasındaki yanlış veya eksik iletişim unsurudur. Bu unsurlar her somut olayda dikkatlice değerlendirilmesi, sağlık çalışanları veya kuruluşları arasındaki sorumlulukların tespitinde önem taşımaktadır.

Büromuz; hasta, doktor ve sağlık kurumu ilişkileri çerçevesinde ortaya çıkan uyuşmazlıkların çözümlenmesi, tedavi esnasında malpraktis şeklinde ya da ayrıca taksirle veya kasıtlı olarak işlenilen suçların ceza ve tazminat hukuku boyutunda ele alınması konularında hizmet vermektedir.